Sakarya’da yapmış olduğum son konferansımın adı “Mutlu Ölme Sanatı”ydı. Ölümün bilboardlara taşınmasının elbet kıymeti büyüktü nazarımda. Yıllardır unutulan ölümü hatırlatmaya çalışıyorum kitaplarımda. Unutulan, önemsenmeyen, hayattan kovulan ölümü. “Çok marjinal bir yazar” olduğum söyleniyordu her zamanki gibi. İtiraz ettim. “Hayır, herkesin bilip unuttuğu şeyleri anlatıyorum çoğu zaman, ben marjinal değilim, marjinal ölümü unutan insanlar.” diye ekledim ve harika bir programı keyifle bitirdik.

Kariyer planlamamızda ölüm yok!

Diplomalar, haz, servet, youtube maymunlukları var ama kariyer planlamamızda ölüm yok.

Güzel, mutlu, anlamlı bir ölüm için anlamlı hayatlarımızın olması gerekir. Felâket anında yine canımızın kıymetini anlamak üzücü. Canımızın değil hayatımızın kıymetini anlamalıydık oysa.

Ölümü düşünürken yüzümüzde tatlı bir tebessüm yoksa hayatımızdan anlam çıkmıştır, tövbe vaktidir.

“Bir gün yapayalnız yoksul düşersem kendimi tıraş edebilir miyim?” diye yıllardır makasla saçlarımı kendim kırpıyorum. “Bir kişi durursa dünya durur” demiştim kitaplarımda. Az  tüketirsek kapitalizm biter. Gördünüz işte biz tüketmeyince Amerika ve Batı batıyor.

“Batı batacak” dedikçe sözlerim birilerine battı.

Marketlerde arabaları doldururken yoksulları hatırladık mı? Fukaralar için her sabah yeni bir kıtlık günü, yeni bir karantinadır. Onların stoklarında duadan başka şey yok. İnsansız sokaklarda kediler, köpekler aç kaldı. Onların stoklarında iki kemik bile yokken bizden daha huzurlu dolaşmaları ibret verici.

Hayatımızı altmış beş yaşla sınırlandırmaya çalışan batı, her şeyi kontrol eden, develer su içiyor Avusturalya kuruyacak diyen adamlar inanın gelecek ay her şeye rağmen çiçek açan ağaçlara engel olamayacaklar!

Ölümün kendisi bir virüstür. İlk günden beri hep var. Ölüm bulaşıcıdır. Hz. Adem’den bu yana babadan oğula bulaşır. Çünkü “Her nefis ölümü tadacaktır.”

Havada uçuşan ölüm zerreciklerini görmüyoruz diye ürküyoruz lakin ölüm hep yanı başımızdaydı zaten.

Annelerin, babaların bakışlarında haklı olarak ölüm kokuyor. Evlatlarımızın bizlere emanet olduğunu hatırlarsak az da olsa teselli olur normalleşebiliriz. Allah yardımcımız olsun. Coronafobi bizleri uzun yıllar yıpratacak. Ölüm korkusu yapıştı yüzümüze. Yüzlerimizdeki maskelerle ölüm arasına mesafe koyuyoruz hepimiz, koymalıyız da ama bu badireyi de atlatınca inşallah aklımızı başımıza alacağımızdan eminim.

Ölüm korkusu bizi ailelerimize, evlerimize kavuşturdu.

Sosyal medya ve televizyonlardan uzak durup sakinleşmeliyiz.

Ölüm varken laboratuarda yeni ölümler icat edenlerin Allah belasını versin!

Birbirimize dua, onlara beddua ederek yaşamaya devam edeceğiz.

Şimdi bir çay koyup sevdiklerinizin gözlerine bakın, sevenler ölmez…

BÜLENT AKYÜREK

Share:
Reading time: 2 min

Fotoğraf çektirmek zulümdür bizler için. Elimiz ayağımız birbirine girer, utanç duygusu gözkapaklarımızın çalışmasını hızlandırır ve on fotoğrafımızdan ancak bir tanesinde gözlerimiz kapalı çıkmaz…
Fotoğrafın günah sayıldığı bir dinsel kültürden gelen milletimiz, yeni devletin kurulmasıyla resmi işlemlerde fotoğrafa mecbur bırakıldığı günden beri yüzümüz gülmüyor!
Fotoğraf çektirmek siyasi anlamda “Cumhuriyet” dini anlamda ise kalıcı olmak, “ölümsüzlük” sıkıntısıdır.
Ölmek unutulmaktır. İnsanlığa, ümmetine, dinine hayrı dokunmayan adamları bile geleceğe taşıyor fotoğraf sanatı. Artık, kimse unutulmuyor, kimse ölmüyor yani! Kendimizi filmlerle, fotoğraflarla mumyalıyoruz. Cenazelerde fotoğraf çekmek için yarışanlar görüyorum. Mevtanın toprağa koyuluş anından, üstüne toprak atma anına kadar fotoğrafları çekiliyor. Hele de cep telefonlarına fotoğraf çekme özelliği girdiğinden beri herkes birbirini çekmeye başladı… Bu anlamda kimse necip milletimize “Çekilmez bir millet ayol” diyemez. Hayır, birbirimizi çekiyoruz!
Eskiden fotoğraf çektirirken suratımız asılırdı. Gerginlikten, kayda alınmaktan yüz kaslarımız flaş patlayana kadar kısmi felç olurdu. Galiba bu yüzden hep şu sözleri duyardık: “Gülümseyin biraz, dikkat hazır olun çekiyorum, gülümseyin eveettt…” Bütün bunları zor bela atlatıp, flaştan iki saniye önce gözlerimizi kapatırdık. Fotoğrafçı kafayı üşütürdü, çünkü suratının yarısı ciddi, gülümsemeye çalışırken yüz felci geçirmiş ve aynı saniyede gözlerini kapatmış bir adamın resmi vardır ellerinde… Türkiye’deki fotoğrafçıların alkolik olmasında bir hikmet var tabii… Aksiliğe bakın ki müşteri gülümseyecek, gözlerini kapatmayacak ve tüm bunlara karşı alkolik fotoğrafçının elleri titremeyecek, vay anam vay! Tam bir sinir harbi…
Silahşordük bu konuda… Flaşa hedeflenmiş gözlerimizi ondan iki saniye önce kırpmakta üstümüze yoktu. Bilirsiniz turistler fotoğraf çekmeye bayılır. Gelirler, otu boku, kılı tüyü çekmekten bir yeri göremeden giderler. Fotoğraf çekme hususunda en çok Japonlar hastadır. Ben, sürekli belgeleyen, fotoğraf çeken milletlerin ahiret inancında zayıf olduğuna inanırım. Ahiret inancının şart olduğu dinimizde fotoğrafçılık geri kalmıştır, çünkü an an tüm saniyeler zaten kayıt altına alınarak amel defterimize yazılıyor…
Seksenli yıllardan sonra Japon-Türk kardeşliği böyle başladı… Japonlar, Türkiye’de çektikleri fotoğrafları götürdüklerinde hepimizin gözünün kapalı çıkmasından olsa gerek, bizi kendilerine benzettiler, çok sevdiler…
Hep ağır, kederli, emin, karizmatik çıkmak istiyoruz fotoğraflarda. Sıcak kanlı, atik, kımıl kımıl olan bu millet fotoğraf çektirirken dala tutunmuş “Koala” gibi taş kesilip kalıyor. Uygunsuz bir fotoğraf veya kasetimiz çıkınca en çok şuna üzülüyoruz zannederim: “Tüh, ülen gözlerim açık çıkmış…” Sadece gözlerin mi açık çıkmış abi? Arka farlar da maşallah…:)
Gözleri fincan gibi çıkan adamın siyasi hayatı bitiyor, bizim millet tırsıyor gözü açık bir adamdan… ( Yazıyı tekrar kontrol ettim ama o kadar “gözü” dedim ki inşallah bir yerlerde dil sürçmesi yapmamışımdır, veya benim dilim yazarken sürçmediyse bile siz bilirsiniz nerelerde sürçebileceğini, biliyorsunuz artık küfür yok!) Örneğin; hakkınızı şurada kullanabilirsiniz: “Yalnızca gözün mü açık çıkmış abi, bak………”
Aziz milletimiz, fotoğrafı diliyle de çözemedi henüz. Şöyle ki:
– Fotoğraf çekineceğim.
– Lan fotoğraf çekindiriliyor, kıpırdamayın azıcık.
– Düzgün çekinsenize lan!
Unutmadan, bir de fotoğrafçıların bana söyledikleri şu sözü aktarmak istiyorum şimdi: “Dik dur abi, belini bükme, dik dur!”
Hayatımın her adımında dik durdum ben fotoğrafçı abi, bakma karşında belimiz bükülüyor ama sadece fotoğraf çekinirken oluyor bu, merak etme, bak buradan kalkınca nasılda yıkacağım dünyayı, sen üzülme, Cuma’ya alırız fotoğrafları değil mi?

Bülent AKYÜREK

Share:
Reading time: 3 min